“İş hayatımızda, önümüzdeki 5 yılda, geçmiş 50 yıldakinden daha fazla bir değişim ve dönüşüm yaşanacaktır. Bu değişime ayak uydurabilenler varlığını sürdürebilecek, diğerleri piyasadan silinecektir”. Bir Amerikalı ekonomist, iki yıl önce böyle diyordu… ve devamla ‘’4 F’’ kuralını öneriyordu….” Fast, focused, flexible, friendly” …yani; hızlı karar verebilen ve uygulayan, odaklanmış, esnek ve dostça yaklaşımlar ortaya koyabilen işletmeler ayakta durabileceklerdir.”. cümlesiyle de çıkış yolunu gösteriyordu.
Dinazor - mamut gibi çok güçlülerin değil, intibak kabiliyetine sahip olanların nesillerini devam ettirebildiğini dünya tarihi bize gösteriyor. Değişime intibak edemeyenler dünya sahnesinde artık yok...
Ülkemizde son birkaç yıldır kendini hissettiren iktisadı hayattaki gelişmelere bu pencereden de bakmak mümkün... Rüzgarlara hükmümüz geçmiyor.Fakat yelkenleri ayarlama basiret ve gücüne sahip olanlar, sessiz sedasız hedefine doğru ilerliyor,dün olduğu gibi, bugün de..
Çocukluk günlerimin hatırasında, bakkal dükkânlarında yer alan “peşin satan-- veresiye satan” levhaları vardı. Alt yazılarını “değişime ayak uydurabilen--değişime ayak uydurmayan” şeklinde yenilemek suretiyle, aynı tablolar geçerliliğini koruyor. Yapması gerekenleri yapmayan ve yapmaması gerekenleri yapan işletmeler ise ne kadar güçlü olursa olsun bu süreçten sağlam çıkamayacak.
Einstein ‘’karşı karşıya kaldığımız önemli sorunlar, onları var ettiğimiz andaki zihin seviyemiz ile çözülemez’’diyor. Yani, sorun var ettiğimiz andaki kafamız ile çözüm aradığımız andaki kafamız aynı ise, boşuna uğraşıyoruzdur.
Sosyal hayatımızdaki bazı sonuçlara; sıkıntılar veya gelişmelere belirli paradigmalar zemin hazırlar. Kriz bunalım, iktisadi darboğazlar birer sonuçtur. Bunu ortaya çıkaran ise; bir dünya görüşü, bir zihniyet, yani paradigma vardır. Hedeflenen gelişim için değişimin gerekliliğinin farkında olunması ve buna zihniyet yapımızdan başlanması gerekmektedir. Çünkü olaylar ve eylemler bu zeminde büyümektedir.
EVRENSEL PRENSİPLER
1908de Osmanlı devletinin çöküş yıllarında “Münazarat” isimli bir kitapta sunulan bir reçete, paradigma ayarı için o günün insanları kadar bizlere de seslenmektedir. Atalet zindanından nasıl kurtulabiliriz? Gelişebilmek için hangi esasların cemiyetimizde hayat bulması gerekiyor? Yüz yıl önce yazılmış olmasına rağmen, yüz yıl sonrasına da seslenen evrensel prensipleri bu eserde bulmak mümkün. Dilerseniz birlikte göz gezdirelim.
Sual: Atalet zindanına düştüğümüzün sebebi nedir?
Cevap: Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise bineğidir. İşte gayretiniz şevke binip hayat kavgasına çıktığı vakit en evvel şiddetli düşman olan ümitsizlik rast gelir. Manevi kuvvetinizi kırar, siz o düşmana karşı “ümidinizi kesmeyiniz.”kılıcını kullanınız.
ÜMİT KUVVETİMİZDİR.
Ümidi olmayanın hedefi olmaz, Hedefi olmayanın planı- programı olmaz. O zaman da gayreti olmaz. İnsanın bu günkü gücünün kaynağı, geleceğe yönelik ümididir… Ümitsiz insanın kafasında, geleceğe ait net bir fotoğraf yer almaz.. Sistem kuramaz, emaneti ehline teslim etmek, kabiliyetli insanı yükselten bir sistem tesis etmek, etkili ve sürekli bir kontrol mekanizması yapılandırmak. sistemi saydamlaştırmak, insanları motive etmek, farklılıklardan sinerji var etmek, ümitsiz insan için söz konusu değildir.
Geleceğe dair ümidini kaybedenlere M.Akif şöyle sesleniyor.
‘’Atiyi (geleceği) karanlık görerek azmi bırakmak.
Alçakça bir ölüm varsa. eminim budur ancak.’’
Demek Yaratıcısına samimi ve gerçek manada inanan bir insan için en olumsuz şartlarda bile ümitsizlik olamaz. Ümit dolu bir insan aktiftir, enerji doludur. Bedenini ve beynini sürekli güç ve enerji üretecek şekilde beslediği müddetçe değişim yolunda ilk adımı atmıştır. Kötümser insanlara
uzak durduğu (yardımcı olma imkanı yoksa), canlı ve coşkulu insanlarla birlikte olduğu müddetçe, enerji dolu atmosferi devam edecektir.
Fakat değişim yolunda ümit dolu olmak yeterli değildir. Çünkü ikinci düşman sıradadır.
ÜSTÜNLÜK MEYLİ
‘’Sonra zahmetsiz olan hakkın hizmetini yerini zabteden üstünlük meyli baskısı, zulmü, hücuma başlar. Himmetin, gayretin başına vurur, atından düşürür. Siz ‘’Allah için olunuz’’ hakikatini o düşmana gönderiniz.’’
Üstünlük meylinin şahsi hayatımıza, işletmelere ve ülkemize verdiği zarar hesap edilemeyecek kadar büyüktür. Şahsi hayatımızdaki gelişimimizi engellerken, başka insanlara da çok büyük maddi –manevi zararlar vermemize sebep olmaktadır.
C.Allen bir yazısında şöyle diyor.’’ İnsan, insana kendini adadıkça insandır. Bir balıkçı dostum, bana tuttuğu yengeçleri içine koyduğu sepetin kapağı olmasına gerek olmadığını söylemişti. Yengeçlerden biri yukarı tırmanmaya başlarsa, ikinci bir yengeç onun arkasından tırmanır ve onu aşağı doğru çeker. Bazı insanlar da yengeçler gibidir.’’
***
Bir pencere düşünün. Siz diğer insanları, diğer insanlar da sizi o pencereden seyrediyor.Şayet boyunuz pencereden yüksekse tevazu ile eğilip öyle seyredersiniz diğer insanları...Boyunuz yetersizse, parmaklarınız üzerinde yükselir, kasılır öyle bakarsınız….Yetersizlikler ve kompleksler içindeki birçok gurur abidesi insan da, tıpkı boyu kısa olan insanlar gibidir. Fakat şu da bir gerçektir ki;.
’’alçak gönüllü olmadıkça gerçekten hizmet verilmez, başarılı olmadıkça gerçekten alçak gönüllü olunmaz”.
Zirvedeki insanlar, büyüklüğün kendi içlerinde olmadığı, kendilerinden kaynaklanmadığı, yalnızca vesile oldukları duygusunu taşırlar.
Newton ‘’dünyanın beni nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ancak ben kendimi büyük hakikat okyanusu, karşımda keşfedilmemiş halde durmaktayken, sahilde oyun oynayan, kendi kendine eğlenen, nispeten daha düzgün bir çakıl taşı ya da hoş gözüken bir istiridye kabuğu bulan bir çocukmuşum gibi görüyorum’’diyordu
Üstünlük meylini taşıyan bencil insanlar kısa vadeli çıkarlar peşinde koşup, topluma uzun vadeli zararlar verir. Bu yüzden iş birlikleri başarısız veya etkisiz olmakta, ortaklıklar yürümemekte. Sinerji oluşturamayan birlikteliklerin gelişmeleri sınırlanmaktadır.
Üstünlük meylinden doğan kıskançlık; hedefi unutturmakta, enerji, zaman ve diğer kaynakların israfına yol açmaktadır.. Başkalarını engellemek için bütün gücünü harcayan bir kişi veya müessese, kendi hedeflerine ulaşmak için faaliyete geçtiğinde, kaynak ve enerji yetersizliği yaşamaktadır.
Üstünlük meyli taşıyan devlet kurumları, sistemi tıkayarak, bunalımlar ve krizler ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Pek çok olumsuz duyguyu bekleyen bu duygunun vereceği zararlardan kurtulmanın çaresi; ancak; gerçek manada en üstün olan Yaratıcınızın emir ve rızasını esas maksat yapmak suretiyledir… Aldatmadan ve aldanmamaya çalışarak, gurur ve kibire kapılmadan, tevazu ve dürüstlükle, çevremizle dostluk köprülerini güçlendirerek, teşekkür ve takdirlerimizi cömertçe ifade etmek, bizim gelişme yolunda önemli adımlar atmamızı sağlayacaktır..Şimdi üçüncü düşman sıradadır: Acelecilik
“…Sonra zincirleme sıralanmış sebepleri atlamakla, karma karışık eden acelecilik çıkar,
Şevk, meyil ve gayretin ayağını kaydırır. Siz ‘’sabredin ve sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakın.’’fermanını siper ediniz.
ACELECİLİK
Ümit dolu olarak, tevazu ile hedefleri doğrultusunda yola çıkan pek çok insana karar ve eylemlerinde aceleci davranmak ciddi bedeller ödetmektedir. Önceden düşünmeden harekete geçenler, sonrasında kara kara düşünmek zorunda kalmaktadır.
Mümin Sekman’’Türk usulü başarı’’ kitabında şöyle demektedir.
“Avrupalılar önce düşünür, sonra yapar, bu nedenle sürekli ilerler. Afrikalılar önce yapar, sonra düşünür. Bu nedenle sürekli gerilerler. Türkler ise yaparken düşünürler. Bu nedenle ne ilerler, nede gerilerler. Sürekli oldukları yerde dönerler.”
Heyecanla, ciddi manada plan yapmadan işe girişmek, milli mizacımızdaki bir özelliğimizdir. Plansız teşebbüs, işimizde kaynak sıkıntısı çekip atalete düşmemize sebep olmaktadır. Neyin, nerede ne zaman, kim tarafından, hangi sırayla yapabileceğimize karar vermeden; “kervan yolda düzülür. anlayışıyla çıkılan yolda enerji ve kaynaklarımız israf edilmektedir. Ağaca takılıp ormanı görememek, işlerin arasında boğulup hedefe gidememek “sürtüşme kuvveti”ne mağlup olup yol alamamak, aceleci yaklaşımlarımızın neticesidir. ’’İtfaiyeci sendromu’’ ile enerji, zaman ve para kaynaklarımız acil işlere tahsis edilip, önemli olan, fakat acil olmayan işler göz ardı edilince, tehlike ummadığımız anda karşımızda belirmektedir.
Bu tehlikeye düşmemenin yolu merdivenleri adım adım çıkmak, acele etmeden ve zaman kaybetmeden,
planlama, koordinasyon, kumanda ve kontrol sürecini ihtiva eden sistem kurma sabrını göstermektedir.
Bu kural şahsi hayatımızda olduğu kadar, işletmeler ve ülke yönetimimizde de geçerlidir.
Ümitle, tevazuuyla ve sabırla çıktığımız yolda dördüncü düşman bizi beklemektedir: Ferdiyetçilik ve şahsi tasavvurlar……….
‘’Sonra da, insan yaratılışı itibariyle huyları ile medeni olduğundan, diğer insanların hukukunu muhafaza ya ve hakkını onlar içinde aramaya mükellef olan insanın emellerini, gayelerini dağıtan “danışmadan istişaresiz iş yapmak ve şahsi düşüncelerle davranmak” karşısına çıkar. Siz de “İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olanıdır.” mücahidini karşısına çıkartınız.
FERDİYETÇİLİK
Prof. Dr Mustafa Özel;” Bir Türk 5 Japon’a, 5 Japon da 50 Türk’e bedeldir” cümlesiyle, milli mizacımızla ilgili önemli bir tespitte bulunmaktadır. Takım anlayışı, ekip çalışması ve karar verme sürecinde katılımın sağlanamaması, farklı düşüncelerin zenginlik olarak kabul edilmemesinin bedelleri ağır olmaktadır.
Mümin Sekman’ın “Türk Yönetim Töresi” ile ilgili olarak yaptığı analizlerde aşağıda yer olan 3 husus dikkat çekicidir:
“1-) Türk yönetim geleneği yerel yönetimlerle güç paylaşmayı sevmeyen, merkeziyetçi yapıyı tercih etmektedir. Bu durum katılımcılığı ve yerel dinamikleri kullanmayı engelleyerek atalet oluşumuna neden olmaktadır.
2-) Demokratik ya da kültürel odaklı değil, askeri karakterli (rızasız ve zorlamaya dayanan ) bir yönetim kültürü baskındır. Bu da direnç ve reaktif atalet yaratmaktadır.
3-) Aykırı düşüncelere karşı açıkça tavır almadan, görüntüde kabul edip, gerçekte bildiğini okuma anlayışı çok yaygındır.
Türk kültüründe iletişim ve tavırlar açık değil, imalıdır. Yöneticiler genellikle itirazlarını açıkça dile getirmek yerine, işleri ’sümenaltı’ ederek kasıtlı bir biçimde atalet oluşturmaya çalışmaktadır.”
Bilhassa son yıllarda “toplam kalite yönetimi” anlayışının özel sektör tarafından sahiplenilmesinin gözle görünür olumlu kazançları elde edilmektedir.. İnsanın sadece bedeniyle değil, beyniyle ve yüreğiyle işe katılımını sağlayan bu süreçte ‘ben”in ‘biz”e dönüştürülmesine çalışılmasıyla önemli gelişmeler gerçekleşmektedir.
“Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur,””Adım Hıdır, dediğim budur” teraneleriyle,’ben askerim o üstümde komutan, ne derse uyarım emrine, hiç sormadan”, şiirleriyle beslenen insanımızın “benmerkezci” yapıdan kurtulması, “insanlara faydalı olmak”,erdeminin kutup yıldızı gibi yol göstericiliğine muhtaçtır.
Ümitsizlik, üstünlük meyli, acelecilik ve ferdiyetçilik düşmanlarını etkisiz hale getirdikten sonra, sıra beşinci düşmanla karşılaşmaya gelir:
TEMBELLİK
‘Sonra başkasının gevşekliğinden görenek fırsat bulup hücum edip belini kırar. Siz de; “Allaha iman edenler başkasına değil, yalnız ona (C.C) tevekkül etsinler”,olan sağlam kaleyi himmetinize, gayretinize sığınak yapınız.”
Mevcudu yeterli görmek tembelliktir. Kanaat, çalışmakta değil, neticededir. Bir insan dini telakkileri öne sürerek, maddi-manevi sahada çalışmaktan uzak duruyorsa, “dini, tembelliğe alet ediyor” demektir.
Küçük bir işletmeden ülke yönetime kadar her kademedeki her hangi bir yönetici; “ yönetim ve organizasyon sistemleri’’ “etkili iletişim becerileri” v.s gibi eğitim ihtiyacının var olduğu konulara TV dizilerinden az önem veriyorsa, karşısına çıkan sıkıntıların sebebini dışarıda aramasına gerek yoktur.. Şayet yönetim “bilim ve sanat” olarak kabul ediliyorsa, onu yapanların emek göstermesi ve eğitim alması da zarurettir. Büyük mevkilere talip olanların, büyük hedefleri olanların, mevcudu yeterli görmeye hakları yoktur. Çünkü bunun adı; tembelliktir.
Bir bina yapılırken mühendislik eğitimi şart koşulmasına rağmen, işletmelerimizde, sivil toplum kuruluşlarında, ülke yönetiminde önemli karar noktalarında olan insanların sorumluluk duygusu ile gerekli eğitimlerle kendini yenilememesinin adı tembelliktir. Binanın yüksekliği ile temellerinin sağlamlığı doğru orantılı olmak zorundadır. Sorumluluklar, arttıkça eğitim seviyemizi arttırmıyorsak veya bu eğitimi almış insanlardan faydalanamıyorsak, işletme binamızın yüksekliği ile üstlendiğimiz riskin doğru orantılı olarak artacağını kabullenmek durumundayız. Yapılması gerekenleri yaptıktan sonra ise neticeden endişe etmek, kaygı duymak, insanı psikolojik yönden çok yıpratan bir enerji hırsızıdır. Burada da imdadımıza tevekkül anlayışı yetişmektedir. Çünkü tevekkül; bir işte yapılması gerekeni en düzgün şekilde yaptıktan sonra, neticede Yaratıcımıza teslimiyetin bir ifadesidir. Tevekkül, tembellik değildir. Bilakis, işimizde rauntları kaybederken bile, hayal kırıklıklarına, ümitsizliklere düşüp, enerjimizi tüketmesine fırsat vermeden şevk ve teslimiyetle maçı kazanma formülünün adı, tevekküldür…. Hatta maçı kaybetsek bile, neticesi galibiyet olan bir mağlubiyetin, galibiyet olacağını bilen insan için yenilgi yoktur.
Bir iş yerindeki panoda şu cümle yer oluyordu
.”Mensup olduğun topluma verebileceğin bir hizmet,
Yapabileceğin bir katkı var ise
Ve sen bunu yapmıyorsan;
Ya tembelsin
Ya bencilsin,
Ya da korkaksın”
Ülkesine, topluma faydalı icraatlarda bulunmak isteyen insanların zamanla adalete olan inancı yıkılınca, adalet bakanlığının “atalet bakanlığı” haline dönüştüğü kanaatine kapılınca duydukları öfke ve sitemkârlığın yavaş yavaş isteksizlik ve tembelliğe dönüştüğünü görmekteyiz.
Başarının cezalandırılıp ‘ uyanıklığın’ ödüllendirildiği, kitlenin önüne aşılmaz hukuki engeller konulduğu, yükselme basamaklarına hak edenin değil, ‘hamili kart’ sahiplerinin yerleştiği, kitlenin en sonunda kazanacaklarına dair ümit ve inançları yok edildiği, toplumun skandal kriz haberleri ile kafasının karma karışık edildiği bir atmosferde hizmet duygusu taşıyan insanların, tembelliğe düşmemesi, ancak ve ancak çok güçlü bir tevekkül anlayışı ile mümkün olabilir.
Ümitle, alçak gönüllükle, sabırla, danışarak ve tevekkülle yola çıkanları 6.düşman beklemektedir: İşi birbirine bırakmak.
İŞİ BİRBİRİNE BIRAKMAK
“Sonra da beceriksizlik ve özgüven eksikliğinden doğan gaddar düşman geliyor. Himmetin elini tutup oturtur. Siz de ”Siz hidayette oldukça başkalarının dalaleti size zarar vermez” olan yüksek hakikati üzerine çıkarınız. Ta, o düşmanın eli o gayretin eteğine yetişmesin.”
Özgüven eksikliğinin yoğun ve yaygın olarak yaşandığı toplumlarda iş birliği az olacaktır.
Globalleşen dünyamızda, ayakta kalmak için işletmelerin iş birliği içinde olmaları mecburiyettir.
Fakat işbirliği ve ortaklıklar konusundaki sabıkalarımızın yüksekliği, özgüven eksikliği ve ortaklığa güven duymayan insanlar, kendi yetersiz kaynakları ile işe girişmekte, kaynak, bilgi ve tecrübe eksikliğinden yarı yolda kalmakta, hayal kırıklıklarına uğramakta ve bu da atalete sebep olmaktadır.
İşi birbirine bırakan insanlar ile ilgili bir mini öykü, asırlar boyu süren hikâyemizdir aslında
.”Olay “herkes” “birisi” “herhangibiri” ve “hiç kimse” arasında geçiyor…. Öyküye göre, yapılması gereken önemli bir iş vardı. ve ‘herkes ‘birisi”nin bu işi yapacağından emindi! Gerçi işi ‘herhangi biri’de yapabilirdi ama ‘hiç kimse’ yapmadı. ‘birisi ‘buna çok kızdı; çünkü iş “herkes”in işiydi.
‘Herkes” “herhangi biri”nin bu işi yapabileceğini düşünüyordu. Ama ‘hiç kimse’’herkes’ in yapamayacağının
farkında değildi. Sonunda “herhangi biri”nin yapabileceği işi “hiç kimse” yapmadığından ’herkes” “birisi”ni suçladı.”
Sözün özü; işi birbirimize bırakmak yerine neden,o herhangi birisi biz olmayalım..Biz değerlerimize sahip,başka insanları severek, fakat bel bağlamadan, başkalarının hatalarından hayal kırıklığına uğramadan,”olabilirlikler dünyası”nda yaşadığımızı unutmadan, görevimizle sorumluyuz….
Ümitle, tevazuuyla, sabırla, danışarak, tevekkülle ve sorumlulukla ilerlerken 7.düşman kapıdadır: Yaratıcımızın vazifesine müdahale
MÜDAHELE
“Sonra Allahın vazifesine müdahale eden dinsiz düşman gelir, himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de “Emrolunduğun gibi de dosdoğru ol” “Bir toplumun efendisi, o toplumun hizmetkarıdır.” olan iş bilir ve vazifesini özenerek yapan hakikati gönderiniz. Ta onun haddini bildirsin.”
Çiftçinin vazifesi tohumu ekmek, tarlayı sürmek, hasadı yapmaktır. Mahsulü yaratmak ise Yaratıcımızın vazifesidir.
Esnafın vazifesi, dükkanın en güzel şekilde, müşteri profiline uygun tarzda tanzim etmek, iş için gerekli bilgilerle yola çıkmak ve maddi ve manevi bakımdan iki gününün bir birine eşit olmaması için çalışmak ve baştaki başlara, kriz ortamı yaratmayacak akıl ve insaf ihsan etmesi için dua etmektir..En ince detayına kadar yapılması gerekeni yaptıktan ve dürüstlükte ve hedeflerini ve aksiyon planını belirledikten sonra neticeyi yaratmak Allah’a aittir.
Bizi Yaratan ve Yaşatan, dilediğinin rızkını genişleteceğini, dilediğinin rızkını daraltacağını bildirmektedir.
‘Bizim görevimiz emrolunduğu gibi dosdoğru olmaktır.”Haddimizi bilmemek”, hesabımızın ve sağlığımızın da şaşmasını netice verecek önemli bir tehdit oluşturmaktadır.
Ve… 8. düşman:’Rahat Meyli’dir.
RAHAT MEYLİ
“Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan rahat meyli geliyor. Himmeti sınırlar, sefalet zindanına atar. Siz de ‘insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” olan alicenap mücahidi o aldatıcı cellâda gönderiniz. Evet, size meşakkatte büyük rahat var. Zira fıtratı heyecanlı olan insanın rahatı ancak çalışmakta ve mücadelededir.”
Toplumları belli durumlara göre sınıflayan şöyle bir deyiş vardır.:
‘Dünyada en güzel şey;
İngiliz için: Gemi
Alman için: Askeri tören
Amerikalı için: Para kazanmak
Türk için: Buyurun oturalım
Rahat meyli ekseriyetle az çok her insanda vardır. Ve rahatına düşkün insanlar yüzünden rahatsızdır.dünya…. Gelişmeyi herkes ister. Fakat değişmek; çoğu zaman sancılıdır. Zahmetlidir. Rahatımızı kaçırır. Onun içindir ki insanların değişmemelerinden dolayı çektikleri acı, değişmelerinden dolayı çekecekleri acıdan fazla oluncaya kadar değişmezler
Gelişmek için değişmek zorundayız. Zihni yapımızdaki değişimi, faaliyetlerimize taşıdığımızda daha güzel bir dünyaya doğru yol alacağız..
Ümitsizliğe karşı;”ümidinizi kesmeyiniz”.fermanına sarılarak, vizyoner anlayışla,
Üstünlük meyli düşmanına karşı tevazuuyla,
Acelecilik düşmanını sabırla karşılayarak,
Ferdiyetçilik düşmanını akıllardan istifade etmek suretiyle alt ederek ,
Tembellik düşmanını; tevekkülü doğru anlayarak,
İşi birbirine bırakmak düşmanını; sorumluluk duyarak,
Yaratıcımızın vazifesine müdahale düşmanına karşı; haddimizi bilerek,
Rahat meyli düşmanına karşı,”insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” hakikatini rehber ederek gerçekleştireceğimiz değişim, bizleri önemli gelişme iklimlerine taşıyacaktır.
Dün millet olarak, devlet olarak, maddi gücümüzle yukarıdaydık, bugün aşağıdayız. Hakikati gösteren tarih şahittir ki, geçmişte yapabildiğimiz gibi, milletçe en yukarılarda olmamız mümkündür.. Geçmişte bunu gerçekleştirebilen bir millet, gelecekte de gerçekleştirebilir.
Düşman dışarıda değildir. İşletme literatüründe yer alan, çizgi film kahramanı pogodan bir alıntı vardır. Pogo elinde silahı ile düşmanını bulmak için odaya girdiğinde boy aynasında elinde silahı ile kendini görür ve arkadaşlarına seslenir.’Tamam, düşmanı bulduk, düşman biziz.’
Dünyayı algılama şeklimizi yenileyerek ve gözlüklerimizi temizleyerek, paradigma ayarlarını yaparsak ve işe kendimizden başlarsak, bu zorlu yolda önemli gelişmelere şahit olacağımız muhakkaktır.
Yabancı ülkelerden bakılınca durumumuz,bazen daha net görünmektedir.
1999 yılında A.B.D Başkanı Bill Clinton Georgetown üniversitesinde yaptığı konuşmada ‘önümüzdeki yüzyılın, büyük ölçüde Türkiye’nin geleceğini, bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak, şekilleneceğine inanıyorum’ diyor.
Ya siz nasıl inanıyorsunuz?
Piyasadaki gergin bekleyişler, suni krizler, geçici dar boğazlar karşısında ümitsizlik ve karamsarlık atmosferime kapıldığımızda, ülkemiz günümüzden bin kat daha kötü durumda iken istiklal marşı şairimizin mısraları imdada yetişiyor:
‘’Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak
Alçakça bir ölüm varsa eminim budur ancak.’’
Milletçe, ümidimizle dağlar aşılacak, tevazuumuzla kapalı kapılar açılacak, sabrımızla ‘’koruk, helva olacak’’,akıllardan istifade ettikçe kördüğümler çözülecek, tevekkülle gidilen yollar zirveye uzanacak, sorumluluklarımızın farkında olarak, haddimizi bilerek, rahatımızı aramadan, çıkacağımız yolda aydınlık yarınlar, ülkemizin olacaktır.
Faydalanılan kaynaklar:
1-Münazarat-Bediüzzaman
2-Ulusal atalet nasıl önlenir – Mümin Sekman
3-Etkili Stratejik liderlik – John Adair
Meksika korfezinde patlayan BP'ye ait petrol platformunun kapatilmasi konusunda BP'nin elinden gelen cabayi sarf ettigine inaniyormusunuz ?